23 Şubat 2017 Perşembe

ÇOCUKLUK KAHRAMANIM / SORU 4

     Çocukken ( ve sanırım şimdi de aynı ) kendime bir kahraman seçmekten çok, orada yaşamak, ortamlarında olmak istediğim yerler, kişiler vardı. Bunlardan ilki Şirinle Köyüydü. Yere tebeşirle çizdiğim mantar evlerde ben de şirin olurdum. Günlük  rutin şirinlemeler, ormanda çilek toplama, şirin baba ile iksir yapma, Gargamelden kaçmak vs. İzlediğim filmler çok etkilerdi beni, kovboy filmlerinde atımın üzerinde dörtnala gittiğimi ya da Kızılderili olduğumu, müzikallerde, ayağımda o bağcıklı siyah ayakkabılar, tapa tapa ayağımı yere vurarak dans ettiğimi hayal ederdim. İzlediğim çizgi filmlerde, filmlerde okuduğum kitaplarda mutlaka kendime de bir karakter yaratırdım. Öyle şişkin egolu biri olduğum düşünülmesin, benimki sadece sevdiğim yerlerde olma isteğiydi. Kahraman seçmekten çok yoldaş olma isteği. Onun gibi olmak ya da yazmak diyeyim istediğim kişi ise lise yıllarında çıktı karşıma. İlk Dostoyevski okuduğumda abartmıyorum nefes almakta güçlük çektim, hala da her okumamda aynı hissi yaşarım. Sonrasında çok etkilendiğim yazar oldu ama onun yeri ayrıdır hep. Şairlerden de Orhan Veli biriciğimdir, çok severim. Aaa pardon kahraman demişken, süper olanlarından  Batman kahramanımdır, bak o olmak istemişimdir şimdi ne yalan söyleyeyim. Gotham City' ye uzak bir tepeden bakmak, pelerinim rüzgarda savrulur ve ay gökyüzünde parlar, ufukta yarasa işareti görünür, şehir beni çağırır...
                                                   
Sana dün bir tepeden baktım aziz Gotham!

21 Şubat 2017 Salı

CEBİMDE KELİMELER / SORU 3

     Üçüncü soru: Yedi yaş pantolonunu bulsak cebinden ne çıkar?  Pantolon diyence, çocukluğumdan aklımda kalan tek  pantolonum kırmızı örme olan. Çok severdim. Annem birine ördürmüştü, bilekleri lastik örgüydü, sıcacık tutardı. Ama cepleri yoktu:) Cep deyince aklıma o yaşta önlük cebi geliyor, onda da şeker olurdu, bir de renkli Arı Maya'lı silgi, ha bi de mendil, ütülü, kumaş olanlardan. O zamanlar mendil şartı vardı okullarda, kolalı önlük yakası, kumaş mendil. Şimdi var mı bilmiyorum. Bol da çikolatalı gofret olurdu önlük cebimde, çünkü babamın meşhur kaş kaldırma hareketini yapabiliyordum ve büyük sınıflardan babamın öğrencileri bana kaşlarımı öyle yapma şartıyla gofret hediye ederlerdi. Önce sol kaş havaya, sert bi bakış, sonra sola eşlik eden sağ kaşın havaya kalkması ve şov biter. Cep harçlığı da olası şeylerden zira okul çıkışı dondurma, renkli macun aldığımı hatırlıyorum. Oyuncak var mıydı, sanmıyorum. Gerisini çok da hatırlamıyorum, verimli bir yazı olmadı bu sefer:) Şimdi de ceplerimde öyle çok şey taşımam, çanta bağımlılığı var bende, yolda görseniz taşınıyorum sanırsınız. Tek çanta asla yetmez en az iki ya da üç. Son birkaç yıldır ceplerimde taş ve yaprak taşıyorum, o da Göktuğ efeninin kendi ceplerinde taşımak istemeyip bana itelediği koleksiyon parçaları:) Diğer soruda buluşmak üzere efenim, iyi geceler ya da iyi sabahlar, mırrr kalın, isterseniz yarın görüşürüz...

    Fotodaki tosarık benim:) o eteği de çok severdim. ( Kilimli spor salonu )

20 Şubat 2017 Pazartesi

BİR DOĞUM GÜNÜ DAHA GEÇTİ

   Göktuğ efeninin doğum günü bu sene de törenlerle kutlandı:) Her sene değişen kahraman seçimimizde bu sene favorimiz Süper Mario. Bana da mutfağın yolları gözüktü tabi, yorucu ama çok keyifli şeker hamuru pasta yapmak. Zaten oyun hamurlarından talimliyim:) Aslında itiraf etmek gerekirse Göktuğ sayesinde çok güzel şeyler öğrendim, el becerilerim gelişti:) Pandispanyayı kendim yaptım ama hazır krema kullandım. Pastanın çocuklar tarafından beğenilmesi mutluluk verici, iki dakikada talan oldu ama olsun:) Göktuğa ve hepimizin çocuklarına mutlu, güzel yarınlar diliyorum...


19 Şubat 2017 Pazar

ÇOCUKLUK EĞLENCEM / SORU 2

     Hayalperest bir çocuktum ben , mucizelere inanırdım, sanırım hala biraz öyleyim. Deterjan kutularının kapaklarını özenle açar, ki o zamanlar karton kutularda satılırdı çamaşır deterjanları, içlerinden bir şeyler çıkmasını beklerdim, öyle ya o kadar karton katının arasında bir şeyler saklanmış olmalıydı. Kilimlideyken bahar geldiğinde mahalledeki arkadaşlarımı toplayıp iksir yapardım. İksir yapmak için gerekli malzemeler: Yeni çiçek açmış erik ağacı çiçeği, boş bir kova, biraz su, bir parça ağaç kabuğu:) Bunları karıştırıp kaynatırdık. Bir gün ateş yakmaya çalışırken yakalandım, iksir günlerimin bitişi böyle oldu. Tebeşir ya da beyaz taş bulup yerlere Şirinlerin mantar evlerini çizip Şirincilik oynamak. Şimdi hatırlıyorum elebaşı olmak keyifliymiş:)) Amcamın Teksas, Tommiks vb. çizgi romanlarına geçiş yaptım sonra, okuma alışkanlığım öyle başladı. Bir de Gırgır dergisi, amcam alırdı, çok keyifle okurdum. Avanak Avni en sevdiğim karakterdi. Babam her ay İş Bankasının çocuk dergisini alırdı, onu okumak da çok keyifliydi Cin Ali, Ayşegül serisi, Ten Ten, içinden kağıt kıyafetler çıkan karton bebekleri giydirmek, pazarları kovboy filmi izlemek, mahallenin çocuklarına abuk sabuk korku hikayeleri anlatmak hobilerim arasındaydı. Sonra tren raylarında yürümek, pazar yerinden boncuk toplamak, yolda bulunan demir parçalarını eskiciye satıp bakkala dadanmak da var. Bir de müzikal filmler izlemek, hala beklerim, bir gün sokaktan geçerken açılan pencerelerden konfetiler yağar ve tüm mahalle halkı hep bir ağızdan şarkı söylerler, sokakta dans ederek yürürüz. . Astronot olmak da hayalimdi, yıldızları izlemeyi severdim, hala da severim. Bir uzaylıyla iletişim kurma ümidiyle bakılan gökyüzü:) Babamla gittiğimiz voleybol maçları da en büyük keyiflerimden biriydi. İlkokula başladıktan sonraki en büyük hobim herkesi toplayıp eve getirmekti, o kadar uzun sürdü ki en sonunda öğretmenim bunu yapmamı yasakladı,annem illallah etmişti, parti vermeyi seviyorum:)) Sonrasında biraz çabuk büyüdüm sanırım, çok sokağa çıkmaz oldum, evde kitap okumaya devam. Yorgan altında fenerle kitap okuduğum çok olmuştur, malum ertesi gün okul var erken yatmak lazım. Sanırım pek sokakla aramın olmamasında dört kardeş olmamızın da etkisi büyük. Onları organize edip tiyatro ve kukla gösterileri yapardım, izlemek mecburi:) Öykü dinletileri ve kasete çekilen amatör radyo programı yapmak, değişik şeyler karıştırıp yemek yapma, reçel yapma denemeleri, bir keresinde az daha evi yakıyorum:) Dönüp bakınca, olumlu olumsuz bir çok anı olsa da, kendime göre güzel bir çocukluk geçirmişim. Özlüyorum...




18 Şubat 2017 Cumartesi

BÜYÜDÜĞÜM EV / SORU 1

     Sevgili Leylak Dalı'nın blogunda yeni bir meydan okuma gördüm, İlham Kedisi başlatmış, sorular çok hoşuma gidince katılmak istedim, keyifli bir konusu var:) İlk sorusu "Nasıl bir apartmanda büyüdün ?"
     Ben Gönen'de doğdum... Ömer Seyfettin'in çok sevdiğim bir öyküsü böyle başlar, o yüzden nerede doğdun? diye sorana hep bu cümleyle karşılık veririm anılarımdan. Aslında Zonguldak'ın Kilimli kazasında doğdum. Orada müstakil, iki katlı bir evimiz vardı, babannemlerle birlikte orada otururduk. Girişi yol tarafına bakardı, bizim evimize merdivenle inilirdi, aşağı tarafında minik bir bahçe vardı ve bahçe tünel ağzına bakardı. Balkondan, geçen kömür yüklü trenleri görürdük, çok gürültü yaparlardı, trenini geleceğini düdük sesinden anlardık, kapkara dumanlar saçarak geçerdi tren. Trenlere olan aşkım o günlerden kalma. Ben ve iki kardeşim o evde doğduk. Bizim dairenin yan tarafında bir de kiracımız vardı. Aile evi olduğu için üst kat alt kat gezerdik. Çocuktuk, şımarmak güzeldi. Evin girişinde bir de tahta garajımız vardı, dedemin Renosu orda dururdu, sanırım rengi maviydi, geçmiş gün, sanıyorum, tam net değil arabaya dair anılarım. Küçük bir daireydi. Giriş, salon mutfak, yatak odası, misafir odası ve balkon. Babam yazları balkonda kahvaltı etmeyi severdi, ve tüm aile birlikte olmayı. Tren geçerken sanırım bir şeyler örterdik kahvaltılıklara, toz olmasın diye. En canlı anılarım babaannemin büyük camlı balkonu, define adası gibi, tüm erzak orda, tahta divan ve oyunlar. Babaannemlerin katına kaçar orda keyif yapardık. Dedemin cam önünde bir divanı  vardı, onu en canlı orda uzanırken hatırlıyorum. Evin girişinde büyük bir salon ve orda tarhana kurutmalar, yufka açmalar, bizim için kapağı açılarak patlatılan mısır. Bir de üzüm salacı olan çatı, oraya tahta merdivenle çıkıp üzüm yeme keyfi. Sonra misafirler, kalabalık ve eğlenceli hafta sonları. Bir de güzel komşular. Yan evde oturan Sadife teyze ve Hulisi amca, ben onların da ilk torunu sayılırdım, değmeyin keyfime. Hamide abla, kızları, oyun arkadaşım, ve ben istiyorum diye iş çıkışı eve suphangle ile gelen Necmi abi, oğulları. Videoda Türk filmi seansları. Bakkal amca, adını hatırlayamıyorum, ama dev mavi renk Blendax şampuan şişelerini hatırlıyorum. Küllü teyze, bizim evin alt tarafındaydı evi, biraz aksiydi kendileri, kaçan topları kesmekle tehdit edilmem onunla başlar. Bizim ev yokuş yukarı bir mahallede idi. Mahalleye su tankerleri gelirdi, bidonlar, kadınlar, sıralar. Musluklardan deniz suyu akardı, sapsarı. Bu sahne bana hep Türkan Şoray'ın Sultan filmini hatırlatır. Üst tarafta büyük siteler yapılmıştı, 2002 evler miydi adı, hatırlamıyorum tam. Evin aşağısında büyük bir yeşil alan vardı, oynamaya giderdik. Bir de pazar yeri, pazar bitip toplanınca çocuklarla tezgahların altından dökülmüş boncukları toplardık, çok eğlenceliydi, pazar ganimetleri. Ben biraz aklı havada bir çocuktum sanırım:) Tren yollarında yürümeye bayılırdım ama korkudan tünele yaklaşamazdım. Mahallelinin kömür tozu toplamaya tünele indiğini hatırlıyorum, şilem denirdi adına. Yeşilçam Türkiyeyi yansıtmıyor derler ama şimdi düşününce o mahalle hakikaten filmlerdeki gibi bir yerdi. Dostluk, komşuluk, dayanışma.
      Babam Kilimli Merkez İlköğretim Okulunda Beden Eğitimi öğretmeniydi, okula giderdim, havam çok büyüktü:)) Kilimli çok modern bir kazaydı, pazar günleri babam ve arkadaşlarının koşu yaptığını hatırlıyorum. Tiyatrolar oynanırdı, çaylar yapılırdı. Ekonoma vardı, kömür işletmelerinin alışveriş mağazası, büyük alışverişler ordan yapılırdı, Sümerbank bir de. EKİ evleri denen evler vardı, Kömür işletmesinin, iki katlı, birleşik, ne güzel binalardı. Bir de okulumuz, ne güzel yerdi, bahçeli, büyük. Yaz başı dondurma yemenin henüz yasak olduğu mevsimlerde okul çıkışı dondurma alıp, okulun köşesinden döndüğümde, Ekonoma'nın kapısında oturan babamı görüp dondurmaları attığım doğrudur:) Ah ziyan... Pamuk helvacılar ve renkli macun satan seyyar satıcılar... En son Kilimliye gittiğimde anılarımın hiçbirini yerinde bulamadım, her yerde yapılan betonlaşma orayı da esir almış, güzel olan her şey yıkılmış.        
      İlkokul 2. sınıfta asıl memleket olan Giresun'a taşındık. Bir çok ev değiştirdik ama çocukluk anılarım gibi izler hiçbirinde yok, hatırlamıyorum. Zaten taşındıktan sonra Giresun'u sevmem ve alışmam çok uzun yıllarımı aldı. Bir şubat ayı, ara tatilde taşınmıştık, ne biçim kar vardı. Biz taşınırken babaannem biz çocuklara evden ne isterseniz alın demişti. Camlı bir konsolu vardı, oradan gözüme bir kolonya şişesi iliştirmiş, içinde yeşil renk kolonya vardı, onu seçmiştim.
      Şimdi bile, o günleri hatırlayıp yazarken gözlerim doluyor, hiç gelmek istememiştim. Oraya veda çocukluğumun büyük bir travması, sanırım hala atlatamamışım.

                                      Babaanenemin salonu, kardeşlerim ve ikiz kuzenlerim

17 Şubat 2017 Cuma

KÖTÜ TOHUM / NEVZAT PESEN

   Kötü Tohum filmini yıllar önce Rekin Teksoy'un TRT 2'de yayınlanan Edebiyat Uyarlamaları programında izlemiştim ve çok etkilenmiştim. Bu sene "Türk Sinemasında Temsil" dersimizde "Türk Sinemasında Delilik Temsili" konusunu seçtim ve ilk aklıma gelen filmlerden biri "Kötü Tohum" oldu. Sinemamız açısından yenilikçi ve ilginç bir film, oyunculuklar çok iyi ve etkileyici Aşağıdaki yazı ders için hazırladığım ödevden, umarım keyifle okursunuz.
KÖTÜLÜK, HASET VE DELİLİK
Kötü Tohum
Yönetmenliğini Nevzat Pesen’in yaptığı, 1963 yılı yapımı Kötü Tohum filmi Türk Sineması’nın bu türdeki nadir örneklerindendir. Maxwell Anderson’un aynı adlı tiyatro eserinden uyarlanan film, 8 yaşındaki Alev’in narsist kişiliği üzerine kurulmuştur. Filmin açılış sahnesinde Alev’in hiddetle bakan gözleriyle karşılaşırız, bu sahnenin devamında Alev’in sınıfında düzenlenen güzel yazı yarışmasında kaybettiğini ve arkadaşı Cemal’in kazandığını öğreniriz. Alev Cemal’in yarışmayı kazanmasını kıskanmış, içten içe ona karşı haset duymuştur, bunu gözlerindeki ifadeden, kızgın bakışlarından anlarız. Olaylar Alev’in Cemal’i okul pikniğinde öldürmesi ve Cemal’in yarışmada kazandığı madalyonu çalması çerçevesinde gelişir.
M. Klein; doğumdan itibaren işlevsel olan haset duygusundan söz eder ve bu duygunun, bebeğin erken dönemlerindeki deneyimlerini etkilediğini öne sürer. Klein haseti şöyle tanımlar: “Haset, arzulanan şeyin başka birine ait olduğu ve bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygudur; hasetli itki, o istenen şeyi sahibinden çekip almaya ya da bozmaya, kirletmeye yönelir.
 Alev ailesi tarafından şımartılmış, maddi imkânları iyi, her istediği yapılan ve etrafı tarafından sürekli pohpohlanan bir çocuktur. Büyükler gibi davranması ailesi ve çevresi tarafından takdir edilir, çocukça davranmıyor olması üstün bir özellik olarak kabul edilir. Etrafının ve ailesinin bu davranışları Alev’in kişiliğini etkilemiş, Alevi, kaba, zalim, istedikleri olmadığında sinirlenen bir çocuğa dönüştürmüştür. Aile içi ilişkilerde verdiği sözleri hiç tutmayan baba figürü Alev’in güvensiz bir çocuk olmasını açıklar. Tüm bu dışsal etkilerle birlikte Alev’in büyükannesini bir seri katil olması kötülüğün genetik olarak Alev’de bulunduğunun göstergesidir.  Film boyunca Alev’in kötü olduğu bizden saklanmaz, bunun farkında olmayan çevresidir. Zamanla bu kötülüğün farkına varan bahçıvan Memo da filmin ilerleyen bölümlerinde Alev tarafından yakılarak öldürülür. Tüm bu süreçte kızının durumunu anlayan anne onu ve kendini öldürmeye karar verir: Alev’e ilaç içirir, kendi ise tabanca ile intihar eder. Fakat Alev kurtulur ve Cemal’i öldürdüğünde çaldığı madalyonu aramak üzere göle gider, son sahnede ilahi adalet devreye girer ve Alev göle düşerek boğulur.
Alev’in kötülüğünün kaynağı iki türlüdür. Birincisi aile ve toplum, ikincisi genetik faktörler. Ailesinin ve çevresinin yanlış eğitimi Alev’in narsist kişilik bozukluğu geliştirmesini sağlamıştır.
Narsist kişilik bozukluğu olan kişiler başkalarının duygu ve düşüncelerine karşı kayıtsızdır. Sadece kendini önemli görür ve kendinin sevilmeye layık olduğunu düşünürler. Narsist kişilik bozukluğu özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde görülür, fakat bu özellikleri gösteren her bireyde narsist kişilik bozukluğu yoktur. Birey istekleri karşılanmadığında şiddete başvuruyor, krize giriyor, amacına ulaşmak için zarar vermekten çekinmiyorsa ve bu davranışı umursamıyorsa klinik bir vakadır.

Alev karakteri bu davranışların hepsini göstermektedir. Kendinden üstün gördüğü ve arkadaşları tarafından çok sevilen sınıf arkadaşını öldürmekten çekinmez. Çünkü sevilmenin, takdir edilmenin ve ödüllendirilmenin sadece kendisi için olduğunu düşünmektedir. Kendisini herkesten üstün gördüğü için kendinden aşağı gördüğü herkese kötü davranmayı kendinde bir hak olarak görür. Sınıftaki diğer arkadaşlarını da sürekli terslemekte ya da aşağı görmektedir. Onun bu tarafını gören ve işlediği cinayeti anlayan bahçıvan Memo’yu da kendine bir tehdit olarak algıladığı için öldürmekten çekinmez. Tehditler ortadan kalkınca hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder ve tüm bu olanlardan bir rahatsızlık duymaz. Annesi tüm bu olanları anladığında ona itirafta bulunur ama yaptıklarından kesinlikle pişman değildir.
Not: Yazıda geçen hastalıkla ilgili açıklamalar http://www.psikolojik.gen.tr/narsistik-kisilik-bozuklugu.html sitesinden alınmıştır.

15 Şubat 2017 Çarşamba

ADAK / ATIF YILMAZ

   Bir Atıf Yılmaz filmi olan Adak, Erzincan'ın Kargın İlçesi Pelitli Köyü'nde geçen gerçek bir olaydan senaryolaştırılmış. Senaryosunu Başar Sabuncu'nun yazdığı filmde Tarık Akan, Necla Nazır, Erol Keskin, Yaman Okay rol alıyor. Film kurmaca ve belgesel türlerini beraber barındırıyor. Yanlış dini inançların insanları nasıl uçurumlara sürüklediğinin çok iyi bir örneği. Tarık Akan'ın canlandırdığı Müslüm, anne babasız büyümüş, kendi ayakları üzerinde durmuş, kısıtlı imkanlarla, hangi iş olursa çalışmış bir karakter. Film, onun köyden bir kızı ( Necla Nazır ) istediği sahne ile açılıyor, aile kızı vermek istemiyor ve kaçıyorlar. Bir oğulları oluyor. Tarım işçiliği yaparken hırsızlıkla suçlanıyor, haksız yere bu suçlanış Müslümü çok yaralıyor, hapisteyken eğer çıkarsa ve adı temizlenirse, bir oğlu daha olduğunda onu İbrahim peygamberin hikayesindeki gibi Allah'a kurban edeceğine yemin ediyor. Zor bir hayatı olan Müslüm, yoksulluk ve çaresizlikle boğuşurken bir de bu yükün altında kalıyor. Hapisten çıktıktan sonraki bir oğlu daha oluyor ve bu süreçten sonra sözünü tutmak zorunda hissettiği için yaşadığı ikileme şahit oluyoruz. Özellikle sorgulama sahneleri ve uzman görüşlerine başvurulan sahneler çok ilgi çekici. Tarık Akan'ın oyunculuğu karakteri çok iyi yansıtıyor. Sinemamız adına çok iyi örneklerden biri. Mutlaka izlenmeli.


SORULAR 2

   Şikayet etmek gibi olmasın kar, buz işlerinden yoruldum. Bu cümleyi kurduktan sonra, tabi aslında şöyle, böyle de olabilirdi, ya aslında güzel de şusu zor,  vs. vs. gibi cümleleri kafamda kurarken buldum kendimi. Oysa sadece insan olarak bi durumdan sıkıldığımızı yazmaktı niyetim. Kendime nasıl bi otosansür uyguluyorsam ya da neleri açıklamak zorunda hissediyorsam vazgeçtim şimdi, sadece sıkıldım, bu da insan olarak en tabi hakkım sanırım,beyanımdır.
  
   Efenim sorulara geri dönersek, bakalım ikincisi neymiş: Kalbini kazanmanın beş yolu.
  
   1: Kıymet bilmek
   2: Düşünüldüğümü hissetmek
   3: Mümkünse çok sıkmamak, ısrarcı olmamak:)
   5: Arada kendi haline bırakmak
   6: Gez de her yere gelirim:)

   Çok da zor bir insan sayılmam yani, ya da bana öyle geliyor.

   Okulda çok güzel filmle izledim, onları da yazacağım bir ara, söz verdim kendime unutmayayım. Şubat ayı benim için kıymetli bir ay, oğlum,eşim, kardeşim, babam ve sevdiğim bir çok insan bu ay da doğdu. Kişisel olarak güzel günler geçirdim. Göktuğ efeninin ısmarladığı Süper  Mario pastalarını yapmak belimi bükse de çok keyifliydi, onun mutlu yüzünü görmek çok keyif verici. Ama bi beş yıl Mario görmek istemiyorum mümkünse:) Aşağıdaki çizim kıymetli, benim için yapılmış en güzel şeylerden. Bir elinde kalp bir elinde yiyecek taşıyan anne. Yapan elleri öpüyorum. Kendi minik olsa da yüreği kocaman, sevgi dolu. İyilik dolu günler diliyorum, hayırlı geceler efenim.


9 Şubat 2017 Perşembe

YAZMAK GÜZEL

          Merhabalar. Bu kaçıncı merhaba:)) Ama artık düzenli yazıcam kendime söz verdim. Emoji kullanmadan yazmayı da unutmuşum. Sevgili Nurşen ablanın beni de etiketlediği oyun, yazmama vesile oldu. Her güne bir soru, 17 soru var, ilkiyle başlıyorum.

1: Beş sözcükle kendini anlat.

         Hımmm... Ne desem, başarılı, zeki, güzel ahahahaha. Bilemedim, insan kendisi için ne düşünür. Fena bi insan sayılmam:) Gezmeyi, okumayı severim. Bazen çok konuştuğum olur. Çoğunlukla sakin, sabırlı biriyim. Büyüyünce yazar ve yönetmen olmak istiyorum. Susam sokağında bir şarkı vardı, öyle işte:))

 ben benim,
 sen de sensin,
 ben ben dersem,
 ben kim olur,
 ben sen dersem,
 sen sen ben olursun,
 hiç aklım ermedi

şikayetim yok ama veremem bir anlam
çözemiyorum bu sırrı bir türlü...